Savaş ne demektir? Hobbes’a göre “Savaş, barıştan önce meydana gelmiştir.” Lenin’e göre ise “Savaş, bir devletin bir başka devletin egemenliğine, ülke bütünlüğüne ya da siyasal bağımsızlığına karşı silah kullanmasıdır.” Savaş yunanca karşılığı polemos latince ise bellum kelimesiyle milattan önce ve milattan sonra kullanılan kavramlar olmuştur. Savaş günümüzde ise çıkar, güç ve dış politika kavramlarıyla yakından ilgili hale gelmiştir. Uluslararası sistemin aktörlerine, aktörlerin niteliklerine, kullanılan teçhizat, donanımlara göre farklı biçimlerde şekillenir durumdadır. Son yüzyılda sadece 16 yıl savaşsız geçtiği ve 3500 yıllık bilinen tarih yazıcılığında ise sadece 245 yılın savaşsız geçtiği bilinmektedir.
En geniş haliyle şiddetin ve şiddet içeren her türlü durumun meşrulaştırılmasıyla siyasal bir eylem olarak tanımlanabilir. Savaşa ilişkin en belirgin unsurları ise Suntzu’dan alıntılayarak şöyle sırasıyla ifade edebiliriz; birincisi ortada çözümlenemeyen bir sorunun bulunması, ikincisi çözümlenemeyen bu anlaşmazlıklarda şiddetin kullanılmasıdır. Burada mutlaka askeri bir operasyon gerekli olduğu söylenmelidir. Üçüncüsü savaş, silahların organize kullanımı olarak bulunmasıdır. Dördüncü durum ise savaşın siyasal bir eylem ve araç olarak kullanılmasıdır. Altıncısı savaş, yüksek maliyetli bir eylemdir. Yedincisi katılımı kolektif bir eylemdir. Sekizinci olarak savaşın hasım tarafın iradesini engellemeyi veya ona isteklerini yaptırtabilmesidir. Dokuzuncu güç ve iktidar arayışıyla her türlü şiddeti uygulamayı da bu unsurlara katmaktayız. Onuncu unsuru savaşın mantığıyla ilgilidir. Güç, iktidar, hegemonya ve egemenlik kavramlarını savaş olgusunda sıkça kullanıldığını görürüz. On birinci unsur savaşlarda tarafların müttefik arayışlarına girmeleridir. Son olarak ise on ikinci unsur savaşlar ulusal ve uluslararası değişimleri hızlandırdığı olgusudur.
İşte yeni değişimler ile hayatımıza giren kavram yeni savaşlar ise bu unsurların devamı niteliğindedir. Napolyon Bonapart’ın dediği gibi “Savaşlar süresince kanunlar susar.” Esasen kanunların tam olarak uluslararası hukukta BM Şartının yerine getirilememesiyle kısır döngüye dönen çatışmaların savaşa evrimleşmesidir.
Carl von Clausewitz bir arada yaşayan insanların doğa halini status natüralist diyerek bir barış hali olmadığını söylediği zaman Rusya-İsveç arasında Büyük Kuzey Savaşları olmuş (1700-1721), İspanya’da Veraset Savaşları başlamış (1701-1714), daha sonrasında Büyük Britanya ve müttefikleri Fransa ve müttefiklerine savaş açmış Yedi Yıl Savaşları (1756-1763), Amerika’da Bağımsızlık Savaşı meydana gelmiş (1775-1783) ve devam ederek Napolyon Savaşları (1803-1815) yıllarıyla sonsuz savaşlar girdabında kendisi de bir general olarak katıldığı Napolyon savaşları sonrası dünyadan 1830’da Clausewitz göç edip gitmiştir.
Savaş, organize grupların fenomeni olmakla birlikte bireysel güvensizliğin üzerinde bir seviyede oluşmaktadır. En korkulu haliyle devletlerin uygulayabildiği şiddet araçlarının boyutu nedeniyle devletlerarasında gerçekleşme halidir. Devletler düzeyinde savaşla ilişkilendirilen en temel etken hiç şüphesiz ‘anarşi’ ve ‘silahlanma yarışı’ olarak söylenir. Anarşi, savaş için gereken şartları aslında güvensizlik ortamını tetikler. Egemen aktörler de kendi ulusal güvenlik halinden dış güvenliğinden ve iç politika yapısından sorumlu olduğu bir ilişkide anarşi ortamını savaşa yatkın bulur. Silahlanma yarışında ise güç kullanmayı gerektirecek durumlar için sürekli orduyu ve donanmayı donatarak gereken askeri şartları sağlamasıdır.
Thucidides’in “Pelopones savaşlarını kaçınılmaz yapan Atina’nın gücünün artışı ve bunun Sparta’da neden olduğu korkudur” argümanı bu söylenilenleri desteklemektedir. Robert Gilpin “Realizme göre, devletler arasındaki savaşların ve uluslararası sistemlerdeki değişikliklerin temel nedeninin devletler arasında eşitsiz güç artışı” olduğunu söyler. A.F. Organski de güç geçiş teorisiyle, diferansiyel ulusal büyüme oranları tarafından oluşturulan göreceli güç yeteneklerindeki değişiklikler, yükselen ve memnuniyetsiz bir meydan okuyucu güç yetenekleri önde gelen devletlerinkilere yaklaşmaya başladığında savaşın çok büyük ihtimalde olacağını belirtir ve güç geçiş teorisine vurgu yapar.
Bu temel çerçeveyle beraber günümüze doğru gelindiğinde savaşların türlerinin de değişime uğradığı ve hatta bazı Soğuk Savaş dönemi teorisyenlerince ‘küçük savaşlar’ diye adlandırıldığı görülmektedir. 17. Ve 18. Yüzyıllarda mutlakiyetçi devlet yönetiminin ve hanedan çatışmaları olduğu, sınırların pekiştirilmek adına savaşların meydana geldiği paralı askerlerin ateşli silahların kullanıldığı söylenebilir. 19. Yüzyıla geldiğimizde ise artık ulus – devlet kavramlarının oluştuğu, ulusal çatışmaların yoğunlaştığı bir dönemdir. Bu dönemde zorunlu askerliğin bir yöntem olarak karşımıza çıktığı ve demiryolları, telgraf gibi iletişim araçlarının yönteme katkı sağladığı vurgulanır. 20. Yüzyılda ise devlet koalisyonları ve blokların oluştuğu, artık ideolojik çatışmaların meydana getirdiği savaşlarda kitlesel orduların, büyük ateş gücünün tankların ve uçakların yöntemler olarak kullanıldığı görülür. 20. Yüzyıl sonlarına doğru ise literatüre “Dehşet Dengesi” adıyla giren nükleer silah çatışma korkusu gelmiştir. Savaşın ‘düşük yoğunluklu çatışma’ terimi Soğuk Savaş döneminde ABD ordusu tarafından gerilla savaşı ya da terörizmi olarak betimlenmiştir.
Günümüzde küreselleşme ve güvenlik arasındaki ilişki giderek karmaşık hale gelmektedir. Geleneksel devlet merkezli güvenlik anlayışı artık tek başına yetersiz kalmaktadır. Mary Kaldor’un “Yeni Savaşlar” teorisi, bu değişen paradigmayı anlamamıza yardımcı olan önemli bir çerçeve sunar.
Mary Kaldor’un Yeni Savaş teorisinin evrimini Soğuk Savaş dönemi düşük yoğunluklu diye nitelendirilen çatışmalara kadar indirgemek olağandır. Şiddetin yeni aktörlerini de özel/kamusal, devlet/devletdışı, resmi/gayriresmi veya iktisadi amaçlarla yapılan savaşlarda görmek mümkündür. Ayrıca Yeni Savaş terimini “postmodern savaş” ya da “siber savaş” kavramlarıyla da kullanıldığı görülmektedir. Frank Hoffman bu tür savaşlara “melez savaşlar” demiş, Martin Shaw ise “yozlaşmış savaş” kavramını tercih etmiştir. Bu savaşlar, sadece toprak veya siyasi kontrol için değil, kaynakların kontrolü, ekonomik çıkarlar ve ideolojik amaçlar için de gerçekleştirilir. Bu durum, çatışmaların çözümünü daha da zorlaştırır ve uluslararası güvenliği tehdit eder.
Yeni Savaş teorisi yeni bir gerçekliği de yansıtmaktadır. Bu gerçeklik de küreselleşmedir. Küreselleşme, modern dönemi aralayan ve savaşın karakterini etkileyen çeşitli değişimleri betimlemek için kullanılmaktadır. Bu noktada ABD’li yazarlar, yeni savaşların enformasyon teknolojilerinin ortaya çıkışına, savaşın gerçekleşen evrimine dair tank ve uçağın icadını ve mekanik güce geçişi küreselleşme ve savaş ile ilişkilendirmektedir.
Stratejistlere göre savaşlar yeni tekniklerin kullanılmasıyla özellikle hava bombardımanları için kullanılan robotlar, İHA’lar ve dronlar yeni yöntemler olarak karşımıza çıktığını ifade etmekteler. Bu gelişmeler her savaş ile daha da geliştikleri apaçıktır. 1991’de Birinci Körfez Savaşı, Bosna-Hersek ve Kosova’daki savaşın son safhaları, Irak ve Afganistan’daki savaşlar, Pakistan, Yemen ve Somali’de daha da gelişen yeni yöntemler olarak hava araçları karşımıza çıkmaktadır.
Küreselleşme, dünyamızda siyasi, iktisadi, askeri ve kültürel açıdan karşılıklı bağlantılılığı arttırmıştır. Küreselleşmenin kökeni modernlikte bulunmaktadır ve 1980 – 1990’ların yeni bir olguyla özellikle de enformasyon teknolojilerinin yaşanan devrimiyle adlandırılır. İletişim ve veri işlemede dikkat çekici ilerleme ve endüstride 4.0 a geçişle beraber karşılıklı bağımlılığın arttığı ve bunun bütünleşmeyi yanında da parçalanmayı ve çeşitlenmeyi getirdiği bir süreçtir. Küreselleşme, güvenlik kavramını geleneksel askeri savunma vurgusunun ötesine genişletmiştir. Kaldor, yoksulluk, çevresel bozulma ve salgın hastalıklar gibi bireylere ve topluluklara yönelik tehditleri de kapsayan insan güvenliğinin önemini vurgulamaktadır. Örneğin, iklim değişikliği, kitlesel göçlere, kaynak kıtlığına ve çatışmaları körükleyerek insan güvenliğine önemli bir tehdit oluşturmaktadır.
Kant’a göre “Demokratik devletler birbirleriyle savaşmaz. Ekonomik bağımlılık savaşı oluşturmaz.” Söylemi günümüzün küreselleşmesiyle güvenliğin her şeyin güvenlikleştirildiği çağda eksik kaldığını ifade etmeliyiz. Waiver Galler Ekolu ve Oxford Hocası Barış çalışmaları temelinde devletin önemine atıfta bulunarak iki önemli soruyu sorar.
“Kimin için güvenlik? Ve kim sağlayacak?” Human Devolepment Index BM’de yayımlandığı raporda İnsani güvenlik küreselleşmenin güveliğe atfını doğrular niteliktedir. Küreselleşmenin etkisi yeni savaşların çoğunda da görülmektedir. Bu noktada Yeni Savaşlara küreselleşmenin etkisinde en önemli katkının yeni aktörler yarattığını eklemeliyi. Yeni aktörler arasına sivil toplum örgütlerini ilk sırada eklemek gerekir. Oxfam, Save the Children, Medecins, San Frontieres, İnsan Hakları İzleme Örgütü, Uluslararası Kızıl Haç gibi devletdışı örgütler, Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği, Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF), Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) gibi uluslararası kuruluşlar, bahsedilen küreselleşen dünyanın uluslararası “orduları” gibidirler.
Dolayısıyla Yeni Savaşlar da devletlerin diğer devletlere karşı tek taraflı güç kullanma kabiliyeti zayıflatılmaya çalışılmaktadır. Her ne kadar günümüz vakası Rusya – Ukrayna savaşında bu yeni aktörler ambargo, engelleme, kısıtlama, boykot gibi durumları kullanmış olsalar dahi savaşın bitirilemediği görülmektedir.
Savaş yöntemleri de küreselleşme çağında önemli bir dönüşüm geçirmiştir. Kaldor, şiddeti finanse etmek için ekonomik zorlama, çevresel bozulma ve doğal kaynakların sömürülmesi gibi unsurlarla karakterize “yeni savaşlar”ın yükselişini öne çıkardığını aktarır. Siber saldırıların savaş aracı olarak kullanılması bu değişimi örneklendirmektedir. Rusya’ya atfedilen 2017 NotPetya siber saldırısı, Ukrayna’daki kritik altyapıyı felce uğratarak siber savaşın ulusal güvenlik üzerindeki yıkıcı etkisini göstermiştir.
Afganistan’daki savaşın yeni savaşlara örnek olarak devletler- devletdışı aktörlerin ne kadar çok hem maddi hem de insani kaynak aktardığı ilk karakteristiği olarak Mary Kaldor tarafından aktarılmaktadır. Yeni savaşların hedefi kimlik siyasetiyle ilgili olduğunu oysaki eski savaşların jeopolitik ve ya ideolojik olduğunu da eklemiştir. Esasen burada Clausewitz’in söylemiyle “Halka kin verirsen savaşır.” İfadesini de görmem mümkündür. Nihayetinde kimlik siyaseti çatışma ortamındaki gerginliği arttırıcı bir unsurdur bu da toplumda kini aşılamak için ilk söylem edimi olarak görülür.
Mary Kaldor’a göre Yeni Savaşların ikinci karakteristik özelliği değişen savaşma tarzıdır. Yani savaşlarda kullanılan yeni savaş araçları. Hedeflerin ilk başta askeri yolla düzenlenen düzenli savaşlarda toprak ele geçirmek olduğu buna Rusya’nın hareket tarzını örnek verebiliriz. Rusya’nın toprak ele geçirmek üzere yaptığı işgalden tam 2 yıl geçmiş bulunuyor. CFR’ın War in Ukraine raporuna göre Ukrayna topraklarının yüzde 54’ünü geri alırken, yüzde 18’i işgal altında olduğu aktarılmaktadır. Rusya doğu Ukrayna’daki savunma hatlarını güçlendirmiş, Ukrayna şehirlerini yeni yöntemler olarak da ifade ettiğimiz gibi bombalamaya devam etmektedir. Ukrayna ise yeni yöntemler olarak Rus altyapısına yönelik ve Rus gemilerine yönelik drone saldırıları düzenlemekte ve bu yöntemle abluka altına alınan Odessa limanını kurtardığı başarıyı göstermektedir.
Küreselleşmenin ekonomik boyutunda güvenliğe yönelik bir örnek olarak da ABD’nin 75 milyar dolar Ukrayna’ya yardım yapmasıdır. Ayrıca Avrupa Birliği ülkelerinden de ve diğer devletlerden de aldığı toplam yardımlar 200 milyar dolara yakındır. Bu savaşta ve hava saldırılarında 30 bin insanın öldüğü, 3,7 milyon insanın ülkede yerinden edildiği ve toplamda 6,5 milyon insanın Ukrayna’dan uzaklaştığı ifade edilir, yani yeni bir güvenlik sorunu olarak insani güvenliğin göç meselesine işaret ettiği görülmektedir. Gittikleri ülke içinde bu bir güvenlik sorunu da yaratmış, işe alım, sosyal adalet, demokrasiyi yeniden tesis etmek için aşırı sağ ve rasyonel olmayan lider kararları karşımıza çıkmaktadır. Kant’a göre savaş durumunda Yöneticiler rasyonel karar alamayabilir ifadesini destekliyor. Bununla beraber Galtung’un Negatif-Pozitif Barış kavramları da Batı merkezli yönüyle bu noktada ele alınmalıdır. Savaşın ve çatışmanın olmadığı her dönem Barış dönemidir diyordu ve Pozitif barış da sosyal adalet ve her türlü şiddetin olmadığı durumdur diyordu. Şu an Ukrayna savaşı sonrası yerinden edilen 6,5 milyon insanın sosyal adalete ihtiyacı yeni bir insani güvenlik kavramını karşımıza çıkaracaktır.
Tam da bu konuyla beraber biraz daha eskiye dönersek ABD’nin Afganistan savaşı dönemi ve sonrası için söylemler dikkat çekici gelecektir. John Mueller’in eski savaşların sonrasında etkisinin haydutluk derecesinde savaşlara evrildiğini söyler. Fakat ABD’nin Afganistan’da yürüttüğü Savaş dokuz yıl sürdüğü bir gerçektir. O dönem cephede yaklaşık 100 bin Amerikan askeri vardı. 1,300’den fazla askeri ise hayatını kaybetti. Dahası ABD savaş için bugüne kadar toplam 300 milyar doların üzerinde para harcadı. Anketlerde 2012 genel seçimler öncesinde yapılan araseçimlerde savaşın seçmenin umurunda olmadığını göstermesi toplumun savaştan ziyade ekonomiyi düşündüğünü bize göstermektedir. Ayrıca New York Times ve CBS News’ün 2010 yılında ülke genelinde düzenlediği bir anket de Amerikalıların yüzde 60’ının ülkenin karşı karşıya olduğu en önemli sorunların ekonomi ya da istihdam olduğunu, sadece yüzde 3’ün Afganistan’dan ya da savaştan bahsettiğini göstermiştir. O dönemden itibaren değişen şeyin toplum değil, savaşların olduğunu söylemekte mümkündür.
Bu çerçevede ABD’nin Afganistan savaşını yorumlamak adına John Mueller’in bahsettiği gibi savaş ve çatışmalara bağlı can kayıpların azlığı dikkat çekse de toplumun algısını ekonomik yaşam standartları çekmektedir.
Mary Kaldor’un Yeni Savaş teorisine dönecek olursak ikinci özelliğinde yeni savaş tarzından bahsetmiştik. Buna ek olarak korku ve nefret tohumları ekmeyi amaçlayan kontrgerilla tarzında istikrarsızlaştırma tekniklerini ifade eder.
Yeni Savaşların üçüncü yönü ise “küreselleştirilmiş” savaş ekonomisidir. Yeni Savaşta savaş ekonomisi merkezsizleştirildiğini aktarır. Oysaki Dünya savaşlarında savaş ekonomilerinin merkezileştirildiği ve toptan hale getirildiğini söyler. Yeni savaş ekonomilerinin dış yardımlara bağlı olduğunu ve savaşa katılımın düşük, işsizliğin ise yüksek olduğundan söz eder.
Aktörler bazında ise Kaldor, geleneksel devletlerin yanı sıra, savaşa katılan çeşitli silahlı gruplar, paramiliter örgütler, terör örgütleri ve savaşan devlet dışı aktörler önemli roller oynamakta olduğunu ifade eder. Bu aktörler, savaşın dinamiklerini ve hedeflerini belirlemede etkili olurlar ve geleneksel güvenlik anlayışını zorlarlar. Yeni aktörlere ek olarak paramiliter gruplar, aşırı sağcı milis grupların küresel ölçekte olduğunu da Mary Kaldor vurgular. Bu grupların sadece Afrika’da, Doğu Avrupa’da veya Asya’da yoğunlaşsa dahi Kuzey Amerika’da ve Batı Avrupa’da da mevcut olduğunu ifade etmiştir.
Yeni hedefler de ise Bosna Hersek’te savaşın yapılma nedeninin siyasi hedefler olarak yeni bir savaşa yönelik olgu olduğunu, etnisitenin yeni bir hedef olduğunu vurgular. Eski savaşların jeopolitik ve jeostratejik anlayışta yapıldığı fakat yeni savaşların etnik olguda olduğu söylenir. Bu örneğe güncel vaka olarak İsrail- Gazze savaşını da katmak gerekir. Milliyetçiliğin mevcut toplumsal bağlamda şekillenmiş bir olgusunu bu savaşta görmek mümkündür.
Sonuç olarak Kaldor’a göre, yeni savaşlar devletler arası değil, devletlerin içinde gerçekleşen çatışmalardır. Bu çatışmalar, etnik, dini veya ideolojik gruplar arasında, kaynakların kontrolü üzerine ve genellikle sivil halkı hedef alarak gerçekleşir. Yeni savaşlar, geleneksel askeri hedeflerin yanı sıra ekonomik, siyasi ve toplumsal hedeflere de yönelirler. Terörizm, sivilleri hedef alma, asimetrik savaş taktikleri ve bilgi savaşları gibi yöntemler, çatışma ortamını daha karmaşık hale getirir ve sivil halkın yaşamını doğrudan etkiler. Küreselleşme, güvenlik tehditlerini daha karmaşık hale getirmiştir, ancak aynı zamanda çözüm için yeni fırsatlar da sunmaktadır. Uluslararası işbirliği, çok taraflı diplomatik çabalar ve küresel güvenlik ağları oluşturmak, bu yeni boyutlarla başa çıkmak için etkili stratejiler olabilir. Ülkemizin bu noktada jeostratejik ve jeopolitik olarak açık su yollarına kolay ulaşımı ve açık diplomasi kanallarını kullanması bu noktada etkili bir bölgesel istikrar getireceğini söyleyebiliriz.
Önermeler adına; geleneksel devlet merkezli güvenlik anlayışı, bu yeni dinamiklere uyum sağlamakta zorlanmakta, uluslararası toplum, bu değişen paradigmayla başa çıkmak için yeni stratejiler geliştirmelidir. Yeni savaşların ve bu savaşlara katılan yeni aktörlerin uluslararası güvenlik üzerinde önemli etkileri vardır. Bölgesel istikrarsızlık, terörizm, mülteci krizleri ve ekonomik zararlar, bu etkilerden sadece birkaçıdır. Küresel güvenliği sağlamak için uluslararası toplumun bu sorunlarla etkin bir şekilde başa çıkması gerekmektedir. Güvenliğin aktörlerinin sadece beş büyük devlet çerçevesinde olmaması gerekmektedir.
Örneğin, uluslararası toplum, çatışma bölgelerinde barışı desteklemek için sadece askeri müdahalelere değil, aynı zamanda insani yardım ve ekonomik kalkınma projelerine de yatırım yapmalıdır. Ayrıca, terörizmle mücadelede sadece askeri operasyonlara değil, aynı zamanda radikalleşmeyi önleme, ekonomik fırsatlar sağlama ve toplumsal kapsayıcılığı artırma gibi uzun vadeli stratejilere odaklanılmalıdır.
Küreselleşmiş bir dünyada güvenlik tehditlerini anlamak ve ele almak için yeni boyutların sunduğu zorlukları ve fırsatları ele aldığımızda, eski paradigmalardan uzaklaşmanın ve daha kapsayıcı, işbirlikçi ve insani bir yaklaşım benimsemenin önemini görmekteyiz. Mary Kaldor’un “Yeni Savaşlar” teorisi, bu değişen güvenlik ortamını anlamak için önemli bir araç sunar ve uluslararası toplumu daha etkili stratejiler geliştirmeye teşvik eder. Ancak bu, çatışma ve güvenlik sorunlarıyla başa çıkmak için daha fazla çaba ve işbirliği gerektirdiği unutulmamalıdır.