Türkiye’nin mevcut güvenlik mimarisi, yalnızca bölgesel çatışmalarla değil, aynı zamanda uluslararası hukukun sınırları içinde tanımlanan egemenlik ve müdahale ilkeleriyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle 2025 yılında yaşanan gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası hukuk açısından 1925’te karşılaştığı meydan okumalarla paralellik göstermektedir. Bu benzerlik, devletin iç ve dış güvenlik algısının yeniden tanımlanmasını zorunlu kılmaktadır.
1. Tarihsel Hat: 1925 – Musul Sorunu ve İçsel İsyanlar
16 Aralık 1925’te Milletler Cemiyeti tarafından Türkiye aleyhine sonuçlanan Musul Meselesi, genç Cumhuriyet’in sınır güvenliği ve toprak bütünlüğü açısından ciddi bir kırılma yaratmıştır. Aynı yılın Şubat ayında patlak veren Şeyh Said Ayaklanması, devletin iç egemenliğini tehdit etmiş; dış müdahale ihtimalini gündeme getirmiştir.
Bu süreçte Türkiye, Lozan sonrası Batılı devletlerle henüz tam bir normalleşme sağlayamamış, bu nedenle dönemin uluslararası dengelerinde SSCB’yi stratejik bir denge unsuru olarak görmüştür. Uluslararası hukuk açısından bu durum, bir devletin güvenlik arayışında ittifaklara yönelme hakkı çerçevesinde değerlendirilse de, iç isyanlarla dış baskıların çakışması, devletin egemenlik haklarını doğrudan etkilemiştir.
2. 2025’e Yansımalar: Kürt Meselesi, İsrail Faktörü ve Bölgesel Gerilim
2025 yılı itibarıyla Türkiye, PKK’nın yeniden etkinleşme süreciyle karşı karşıya kalmış, bu durum İsrail’in dolaylı desteğiyle ilişkilendirilmiştir. Uluslararası hukuk açısından, bir devletin başka bir devletin egemenlik alanında faaliyet gösteren silahlı grupları desteklemesi, BM Şartı’nın 2/4. maddesi uyarınca kuvvet kullanma yasağının ihlali olarak değerlendirilir (Nicaragua v. United States, 1986).
Bu bağlamda Türkiye’nin iç güvenliği tehdit altına girmiş; İsrail’in bu yöndeki politikaları, yalnızca dolaylı müdahale değil, aynı zamanda bölgesel dengeyi bozma yönünde stratejik hamleler olarak görülmüştür.
3. Kıbrıs Meselesi ve Yunanistan İttifakı: Hukuki Açıdan Yanılgı mı?
Türkiye’nin, İsrail’in Doğu Akdeniz’deki yayılmacı politikalarına karşı Yunanistan ile stratejik iş birliğine yönelme ihtimali, uluslararası ilişkiler bağlamında anlaşılabilir bir manevra olsa da, tarihsel tecrübe ve hukuki gerçeklikler açısından ciddi riskler barındırmaktadır.
Yunanistan’ın, Ege’de 12 mil dayatması, casus belli kavramı çerçevesinde Türkiye tarafından açık bir savaş nedeni olarak tanımlanmıştır (TBMM kararı, 1995). Ayrıca, Kıbrıs’ta tek taraflı birleşme girişimi, uluslararası antlaşmaların açık ihlali anlamına gelir (özellikle 1960 Garanti Antlaşması).
Yunanistan’ın “Ege’de 12 mile izin verin, Akdeniz’de Kıbrıs’la birleşmemize sessiz kalın” talepleri, yalnızca hukuki meşruiyetten yoksun olmakla kalmamakta, aynı zamanda uluslararası hukukun temel prensipleri olan güç kullanma yasağı ve toprak bütünlüğüne saygı ilkesini ihlal etmektedir.
4. Hukuki Değerlendirme ve Olası Senaryo
Yukarıda ifade edilen gelişmeler ışığında Türkiye’nin karşı karşıya olduğu durum, uluslararası hukuk bağlamında şu başlıklarla özetlenebilir:
• İç güvenliğe yönelik isyan teşebbüsleri, dış destekle birleştiğinde, devletin meşru müdafaa hakkını doğurabilir (BM Şartı md. 51).
• Devlet dışı aktörlerin silahlandırılması ve yönlendirilmesi, dolaylı kuvvet kullanımı anlamına gelir.
• Kıbrıs’ta statükonun tek taraflı bozulması, 1960 Kuruluş ve Garanti Antlaşmaları uyarınca yasa dışıdır.
• Ege’de 12 milin aşılması, Türkiye açısından kırmızı çizgidir ve meşru müdafaa sınırları içinde kuvvet kullanımı hakkını doğurabilir.
5. Sonuç
Türkiye, tıpkı 1925’te olduğu gibi, bugün de iç güvenlik tehdidi ile dış müdahale riski arasında sıkışmış görünmektedir. Ancak bu kez uluslararası hukuk normları çok daha belirgin ve devletin elindeki araçlar çok daha çeşitlidir. Uluslararası hukukun sağladığı meşru müdafaa, toprak bütünlüğü, iç işlerine karışmama ilkeleri çerçevesinde Türkiye’nin adımlarını uluslararası toplum nezdinde meşrulaştırma imkânı bulunmaktadır.
Her ne kadar iş birliği ve diplomasi esastır denilse de, egemenlik hakkına yönelik aşırı talepler ve ulusal güvenliği tehdit eden eylemler, devletin varoluşsal reflekslerini harekete geçirebilir. Bu çerçevede, yaşananlar yalnızca bir tarihsel tekrar değil; aynı zamanda hukukî bir uyarıdır.
